Günebakana Neden Ayçiçeği Denir?
Kayseri’nin sakin bir sabahında, güneş tam tepemizdeydi. Sıcak, ama bir o kadar da huzur veren bir ışık vardı. Herkes gibi ben de güne başladım. Sabaha dair bir umudu, bir heyecanı, bir soruyu olmalı insanın. Biraz kahve içtikten sonra, ruhumu hafifletmek için pencereye oturup dışarıya baktım.
Gözlerim bu kez sadece bir çiçek türünde takıldı: Ayçiçeği. Bunu her zaman görürdüm. Ama bu sabah, içimde bir şeyler yerinden oynamıştı. Ayçiçeği. Günebakan. Neden ona böyle derlerdi? Birdenbire bu sorunun peşine takıldım. İçimde bir merak, bir keşfetme isteği uyandı. Bu duygularla sabahın gerilimini üzerimden atmak için düşündüm.
—
Birinci Sahne: Çocukluğumdan Bir Anı
Annemin bahçesinde büyümüş bir çocuk olarak, ayçiçekleri benim için her zaman mutluluğun, güneşin ve özgürlüğün simgesi olmuştur. Küçükken, yazın ortasında annemle birlikte bu çiçekleri sulardık. Ayçiçeklerinin boyu o kadar uzardı ki, onlara dokunmak için bile parmak uçlarımızı uzatmamız gerekirdi.
O günlerde, onları sadece solgun topraklardan filizlenen sarı çiçekler olarak görüyordum. Ama şimdi, yıllar sonra, onlara baktığımda, başka bir şey hissediyorum. Güneşi takip etmeleri, her zaman yönlerini ona doğru çevirmeleri… Bu davranışları bana, insanın içindeki umudu hatırlatıyor.
Günebakana neden ayçiçeği denir sorusu, o an aklıma takıldı. O zamanlar bile, çocuk aklımla, bunların bir anlamı olduğunu düşünmüştüm. Belki de her sabah güneşin doğuşuyla birlikte yükselen bu sarı başaklar, aslında hep bir umut, bir beklenti simgesiydi.
—
İkinci Sahne: Bekleyişin İçindeki Güneş
Büyüdükçe, güneşe bakışım değişti. O sıcak, sarı ışık bazen rahatlatıcı bir dost olurdu, bazen ise içimdeki kaygıları, belirsizlikleri daha da derinleştirirdi. Güneş, bazen beni sarar, bazen de boğar gibiydi. O yüzden güneşin altında yürümek de bir riskti. Yine de her sabah gözlerim mutlaka gökyüzünü arar, güneşin tam olarak nerede olduğunu görmeye çalışırdım.
Bir akşam, güneş batarken, o kadar yoğun bir his kapladı ki içimi. Bir şeylerin bitişi, bir şeylerin başlangıcı gibi. O an, ayçiçeklerinin güneşe olan takıntılı bakışlarını bir kez daha düşündüm. Güneşin batışı bile, bu çiçekler için bir kayıp, bir eksiklik gibiydi. O yüzden sabahları, tekrar doğan güneşi beklerlerdi.
Ayçiçeklerinin sabaha olan bu bağlılıklarını düşündüm. Hep güneşin yönünü takip ederken, insan da hayatta pek çok şeyin peşinden koşar, bir yön belirler ve buna odaklanır. Bazen o yön kaybolur, güneş batmaya başlar ve gökyüzü kararmaya yüz tutar. Ama o ayçiçeği yine de sabırla, inançla ve biraz da umutsuzca güneşe bakar.
—
Üçüncü Sahne: İçimdeki Umut
Bazen hayatın en zorlu anlarında, insan, tıpkı ayçiçeği gibi, karanlığa düşer. Ama bir gün, bir sabah uyanırsınız ve her şey bir anda değişir. Güneş doğar. O sarı ışık, her şeyin yeniden başladığını hatırlatır. Ayçiçeği de bir şekilde, o sabahın ilk ışığını görür ve o ışığa doğru yönelir. Sanki içindeki tüm karanlık silinmiştir.
Ben de bazen, her şeyin üzerime çökmüş olduğunu hissettiğimde, sadece bir ışık arıyorum. Ayçiçeklerinin yaptığı gibi. Yalnızca bir yol, bir umut. O yüzden belki de ona “günebakan” deniyor. Çünkü güneşin her doğuşunda, her sabahında bir umut var. Her çiçek, o doğan ışığı beklerken, ben de hayatımın içinde bir umut ışığına doğru yürümek istiyorum.
—
Ayçiçekleri, bize yalnızca doğal güzellik sunmazlar. Onlar bir hatırlatıcıdır. Güneşin doğuşu kadar değerli, taze umutlarla dolu bir günün habercisidirler. Ve belki de “günebakan” denmesinin sebebi de bu: Tıpkı bir insanın her sabah yeniden doğan güneşe olan inancı gibi, bu çiçekler de her gün, her ışıkla birlikte yeniden doğar ve dünyayı sarmalar.
Güneşin her gün doğduğu gibi, biz de her gün bir şansla uyanıyoruz. Bazen kaybolmuş gibi hissetsek de, her yeni günle birlikte içimizdeki ışığı bulmamız için bir fırsat doğuyor. İşte tam burada, ayçiçeklerinin yaptığı gibi, biz de yeniden güneşe bakmayı öğreniyoruz.